SEVGİLİ- MARGUERITE DURAS

Büyümektir ilk sevgili.    

Bütün dünyaya karşı gelme gücüdür. İnsanı dört duvar arasından çıkarıp gerçek dünyayla ve gerçek benliğiyle tanıştırandır.    

Özgürlüğe giden yolun başıdır ilk sevgili.   

Ve masumiyetin ilk katili. 

Marguerite Duras, kendi yaşamından alıntılar içeren romanında, yaşamının mihenk taşı olan ilk sevgiliyi, uzun bir iç diyalog tadında bizlerle paylaşıyor. Belki de yetmiş yaşına kadar aile fertleri hakkında açık açık yaz(a)madıktan sonra, son bir gayretle zehrini akıtıp huzura erme çabası onunki. Kafasının içinde dolaşıp duran ve hiç susmayan iç sesini susturmaya çalışıyor belki. Bir nevi ‘cin çıkarma’ eylemi denebilir pekala; zaten yazmak başlı başına bir ‘cin çıkarma’ eylemi değil midir? 

Sevgi ve nefretin, tutku ve bağımsızlığın aynı anda esir aldığı bir ruhun çektiği acıyı görüyoruz romanda. Nefret ettiğini söylediği ağabeyi ve hem sevdiği hem de ölesiye öfkeli olduğu annesi hakkında yıllarca yazmamış olması, her şeye rağmen onlara duyduğu sevgi ve saygının bir sonucu mudur, yoksa bölünmüş bir ruhun iç savaşının mı?    

"Çocukluğuma ilişkin kitaplarımda anlattığım öykülerde neleri söylemekten kaçındığımı, neleri söylediğimi bilemiyorum birden, annemize beslediğimiz sevgiyi söylediğimi sanıyorum, ama ona beslediğimiz kini de söyledim mi, sonra birbirimize beslediğimiz sevgiyi, sonra bütün durumlarda, sevgide olduğu gibi kinde de bu ailenin öyküsü olan ortak yıkılış ve ölüm öyküsünde, bugün bile kavrama gücümü aşan, etimin en derin yerlerine gizlenmiş, doğumunun ilk günündeki bir bebek gibi kör, hala benim için erişilmez kalan öyküsünde, birbirimize duyduğumuz korkunç kini de söyledim mi, bilemiyorum. Eşiğinde sessizlik başlayan yerdir o. Sessizliktir burada olup biten, yaşamım boyunca süren bu ağır gelişmedir. Hala orada, bu büyülenmiş çocuklar önündeyim, gizem de hep aynı uzaklıkta. Yazdığımı sandım, ama hiç yazmadım, sevdiğimi sandım, ama hiç sevmedim, kapalı bir kapı önünde beklemekten başka bir şey yapmadım hiçbir zaman."

Anlatıcının zihnindeki tüm görüntüler bulanık. Tıpkı Saygon’un hiç dağılmayan sarı-yeşil sisi gibi. Tüm bu yaşananlar sırasında hiç çekilmemiş olan fotoğraflar gibi. O, kendi bulanıklığının gerçekliğinden beslenen bir yazar:

"Bazı bazı görüyorum: her şeyi birbirine karıştırıp boşluk ve hiçliğe gitmek olmadıktan sonra, yazmak hiçbir şey değil. Her şey, her seferinde, nitelenmez özüyle tek bir şeyde karıştırılmadıktan sonra, yazmak reklamdan başka bir şey değil."

Üslup… 

Yazarı hangi iç çatışmaların, hangi duygusal iniş-çıkışların etkilediği bir yana, üslubuyla da dikkat çekiyor roman. Zamanda geziniyor Marguerite Duras; zamanın kısıtlayıcı etkisinden tamamen özgürleştiriyor kalemini. Zamansal ve mekansal dönüşümler sunuyor bize; aynı zamanda, Mario Vargas Llosa’nın ‘’Genç Bir Romancıya Mektuplar’’ kitabında değindiği ‘’Matruşka’’ etkisini de görüyoruz anlatımında. Birbiriyle bağıntısız gibi görünen ancak birbirinden beslenen öyküler iç içe geçiyor. Tıpkı Marie-Claude Carpenter ile Betty Fernandez’in, ya da Vinh Long’lu Hanım’ın öyküleri gibi. Bu kadınların ortak yanları, yaşadıkları yerde ‘yabancı kadınlar’ olmaları. 

Tahsin Yücel’in ön sözünde belirttiği gibi, hiçbir akıma, hiçbir genel anlayışa sığdırmak olası değil Marguerite Duras’nın üslubunu. Aslında ne kadar sahici duygularla kaleme alındığı gerçeğini de göz önüne alınca, ‘acaba yazarken bir üslup kaygısı var mıydı?’ diye düşünüyor insan. Marguerite Duras o kadar savunmasızca koymuş ki kendini ortaya, saygı duymamak elde değil! Hikayesi üslubu doğurmuş sessizce. Kahramanın ruh bölünmüşlüğünden, ikiye bölünmüş bir anlatıcı doğmuş adeta. İç ve dış, beden ve ruh, öykü ve üslup iç içe geçmiş, biri olmadan diğeri olamayacakmış gibi görünüyor. 

Deneyimli bir yazar olarak, çöpe atma işini de çok iyi yapmış Duras, gereksiz tek bir kelime yok romanda. Çağrışımlar, simgelerle süslü şiirsel bir dili var; romanın tamamı koca bir şiir tadı bırakıyor bellekte. 

"Erkek şapkası, bütün sahneyi pembeye boyuyor. Tek renk o…Suyun dışında yel esmiyor.” 

Anlatımıyla okurun zihnini çalıştırmasını, boşlukları kendi çağrışımlarıyla doldurmasını sağlıyor. Hayal gücünü harekete geçiriyor ve okurun kendini öykünün içinde bulmasıyla, hatta daha da ileri gidip öykünün tamamlayıcı bir parçası olmasıyla birlikte, romandan alınan keyfi katbekat arttırıyor. 

Temalar… 

Romanda göze çarpan temalar, zıtlıklarıyla romana müthiş bir derinlik ve zenginlik katıyor. Diğer yandan, bir veya iki temayı merkeze almak yerine, hepsini birbirinin içine geçmiş biçimde, bir bütün halinde işlemenin de her yazarın harcı olmadığını belirtmek gerek. 

Kadın-erkek, aşk-nefret, cinsellik-bekaret, özgürlük-gelenek, aile-aile içi şiddet, zenginlik-fakirlik, ahlak ve yargılar, anne ve çocuk, aidiyet ve hiçlik, ustaca bir potaya atılıp eritilmiş ve yaralı insan ruhunun mükemmelliğinin tasvirine dönüşmüş, Duras’nın kaleminde.   

Dönem Etkisi ve Zıtlıklar… 

Yazarın yaşadığı dönemin (1920’ler ve 30’lar) ve coğrafyanın (Çinhindi) bir gerçeği olan sömürge devlet olgusunu ve buralarda, hiçbir yere ait olamadan yaşayan Avrupalıların havada asılı yaşamlarının izlerini görüyoruz romanda. O gerçekte Fransız asıllıdır ama bir Fransız değildir, bir Çinli de değildir. Saygon’un ne yerlisidir, ne de yabancısı. Bu topraklarda hem ayrıcalıklı beyaz sınıfın bir üyesidir, hem de beş parasızdır. İtibarı hem vardır, hem yoktur. Hem üstün olandır, hem dışlanandır. Sömürge devlette bir beyaz kadının dünyasına göz atalım yazarın kaleminden:

"…Kadınların sandığı yerde olmadığını biliyorum yalnızca…Çok güzel, çok beyaz olanları vardır, burada, özellikle de uzak, ıssız merkezlerde büyük özen gösterirler güzelliklerine. Hiçbir şey yapmazlar, kendilerini saklarlar yalnızca, ileriye…Beklerler. Boş yere giyinirler. Kendilerini seyrederler…Kimileri delirir. Kimileri hiç ağzını açmayan bir hizmetçi kız uğruna bırakılır. Yüzüstü bırakılır. Bu sözcüğün onları incittiği işitilir, çıkardığı gürültü işitilir, attığı tokadın gürültüsü. Kimileri kendini öldürür."

O hem aşıktır, hem değildir; hem sevgilidir, hem değildir; hem saygındır, hem değildir; hem güçlüdür, hem değildir;  hem bağımsızdır, hem değildir.

O hem kadındır, hem değildir. Narin bedeni ve kırmızı dudakları ile başındaki erkek şapkasının oluşturduğu tezat, ruhundaki bölünmüşlüğün çarpıcı bir tezahürüdür adeta.

Sevgilinin siyah limuzinini daha sonra yazacağı kitaplarda cenaze arabası yaptığına bakılırsa, davetkar masumiyetini, saf arzularını ve aşkını, bir daha hiç çıkarmamak üzere bu arabaya gömmüştür kahramanımız. Arzuyu aramış, bulmuş, büyümüş ve başka duyguların peşine düşmüştür. Kanını aşkın gülüne akıtıp, kendini kurutan bülbüldür artık o. “Arzudan bitkinim” der romanın sonlarına doğru. Nitekim Fransa’ya gittiğinde, o çok iltifat aldığı saçlarını kısacık kestirir. Artık güzel saçların yerini, güzel bakışlar almıştır! 

Bizi biz yapan yaşadıklarımızdır, ailemizdir, ülkemizdir, benliğimizi oluşturan tüm unsurlardır. Marguerite Duras’yı yazar yapan da bu aile, bu yaşam ve bu ‘bir yere, bir kimliğe ait olamama’ duygusudur aslında. Her şeyin hem içinde hem dışında kalabilme, kendine hem dıştan hem içten bakabilme, sorgulayabilme yetisidir.

"Hala bu ailenin içindeyim, başka hiçbir yerde değil de burada yaşıyorum. Onun çoraklığında, korkunç sertliğinde, onun kötülüğünde en derin biçimde güven duyuyorum kendime, temel kesinliğimin, yani ileride yazacağıma ilişkin kesinliğin en derin noktasındayım…”

Tijen Özer