TİJEN ÖZER

HAKKIMDA image
Kadıköy Anadolu Lisesi ve Marmara Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum. 1993 yılında, henüz genç bir üniversite öğrencisi iken, uluslararası lojistik sektöründe çalışmaya başladım. Meraklı, öğrenmeyi, risk almayı ve sürekli hareket etmeyi seven kişiliğim, tam 28 yıl boyunca, operasyondan başlayarak satış ve pazarlamaya uzanan, sonrasında beni yöneticilik, genel müdürlük ve firma sahibi olmaya kadar götüren ve çeşitli alanlarda uzmanlaşmamı sağlayan zengin bir kariyer yolculuğunda keyifle yol almamı sağladı. Bu süreç içerisinde 30'dan fazla ülkeye seyahat ettim, yurtdışında seminerler verdim, çeşitli sektör yayınlarında yazılarım yayımlandı. Hepsinden öte, farklı insanları ve kültürleri tanıma ve bunları yaparken de kendimi daha iyi anlama fırsatı buldum.

2018 yılından başlayarak 2020 yılının ortalarına kadar devam eden süreçte karşılaştığım bazı sağlık problemleri ve ardından Covid-19 pandemisi, beni önce işimi tasfiye etmeye, daha sonra da kurumsal hayatımı tamamen noktalamaya götürdü. Böylece, yaşamımın büyük bir bölümünü adadığım işimi bırakarak, bolca okuyup yazabileceğim, öğrenebileceğim, hayat boyu yapmak isteyip de yapamadıklarıma vakit ayırabileceğim daha sakin fakat her zamankinden daha üretken bir hayata adım atmış oldum.
 
Henüz 5 yaşında iken, kendi kendine okumayı öğrenmiş, okumaya aşık, kendini yazarak ifade etmeyi daha çok seven bir kişiyim. Bu sebeple, okumak ve yazmak, her ne iş yaparsam yapayım, vakit ayırsam da ayıramasam da, bir gölge gibi arkamdan gelen iki konu oldu hep. Küçük yaşlarımdan beri öykü, şiir, deneme, tiyatro oyunu gibi çeşitli türlerde yazılar yazıyorum. Ayrıca tiyatro ile ilgilendiğim bir dönem var. 2005 yılında Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde 8 ay süreyle tiyatro akşam okulunda tiyatro eğitimi aldıktan sonra, 2006 yılında, oyuncusu olduğum amatör tiyatro grubu Lö Tiyatro ile birlikte, merhum Ferhan Şensoy'un yol arkadaşlarından değerli tiyatro oyuncusu Özkan Aksu'nun yönetiminde, müziklerini değerli müzisyen ağabeyim Cahit Berkay'ın yaptığı, kendi yazdığım "Eyvah Kafam Karıştı" isimli oyunu sahneleme fırsatı buldum. Bir süre daha çeşitli gruplarda amatör oyuncu olarak tiyatroya devam ettikten sonra, 2012 yılında tiyatroyu bıraktım ve yazmaya yöneldim. Aynı yıl, değerli yazar ve edebiyat eleştirmeni Feridun Andaç'tan yaratıcı yazarlık dersleri aldım. Bu deneyimden sonra kalemim daha çok öykü ve deneme türlerine yöneldi.

Son yıllarda öykü, deneme ve roman türünde yazmayı tercih ediyorum. Kendi ruhsal gelişimimi ve hayatımın dönüm noktalarında yaptığım seçimlerle, bu seçimlerin sonuçlarını paylaştığım ilk kitabım "Merhaba Sevgili Ruhum", 21 Ağustos 2021 tarihinde, çeşitli mecralarda e-kitap olarak yayımlandı. Kitap, pdf olarak KİTAPLAR bölümünden ücretsiz indirilebilir.  İkinci kitabım "Yalnızlık İnsana Mahsus" ise edebiyat alanında yazılmış bir eser ve insanın yalnızlığını çeşitli boyutlarıyla ele alıyor. Kitap, 07.09.2022 tarihinde Mythos Kitap tarafından yayımlandı. Edinmek isteyenler, KİTAPLAR bölümünde detayları görebilir. Ayrıca çeşitli konularda yazdığım yazılara da, YAZILAR bölümünden ulaşılabilir.

 
YALNIZLIK İNSANA MAHSUS

YALNIZLIK İNSANA MAHSUS

Kendini yalnızlığında kaybedip, yalnızlığında bulanların bulanların öyküleri...

“Pencerenin önü her zamankinden daha soğuk bugün. Artık bu geniş pencerelerin önünde fazla oturamıyorum. Kış geliyor da, ben ne zamandır yazları da üşüyorum. Hava karanlık ve gri yine. Yağmur, bulutlarda asılı. Sütten kesilmiş meme gibi şişkin bulutlar. Gökyüzü gülmüyor, martılar gülmüyor, insanlar gülmüyor. Şehir gülmüyor artık, derinlerden gelen çığlıklar kulaklarımı sağır ediyor. Feryat figan insanlar, şehir denen döngünün kısırlığında mahkum. Mesai denen zorbanın, karın tokluğuna çalışan müritleri. Hoş, çoğunun karnı da doymuyor artık ya, söz gelişi işte. Şehir top yekun harekette, lakin bulutlar hareketsiz, yağmur kana karışmaya isteksiz… 

Şimdi sessiz olma zamanı.  Gri buluta değil, arkasındakine bakma, merak etme, bulutla bir olma zamanı. Griliğin içinden fokstrot yaparak gelen kuşları izleme zamanı. Şimdi, yalnız sessizliğin sesini dinleme zamanı. Öyle gürültülü ki hayat, kendi sesimizi kaybettik çoktandır. Şimdi sessizlik içinde kendi sesini bulma zamanı.”  

Tijen Özer, bu kitabında yalnızların ve zaman zaman da olsa yalnız hissedenlerin öykülerini anlatarak, onların sessiz kalplerine tercüman oluyor. Her insanın, er ya da geç, hayatının bir yerinde yalnızlıkla yüzleşeceği gerçeğinden yola çıkarak ve insanın kendi özüyle ancak kendi yalnızlığında buluşabileceğine olan sarsılmaz inancıyla, yorgun ruhları, tüm ağırlığına, zorluğuna ve dışlanmışlığına rağmen, yalnızlığı kucaklamaya, yalnızlığın sessizliğinde dinlenmeye ve kendini yalnızlıkta bulmaya davet ediyor.

Kitabı edinmek için tıklayınız:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/yalnizlik-insana-mahsus/625370.html&publisher_id=10865

veya

https://www.yolakademiyayinevi.com/urun/yalnizlik-insana-mahsus/


Devamını Okuyun  
Merhaba Sevgili Ruhum

Merhaba Sevgili Ruhum

Bu kitap, bir uyanış hikayesidir. Küçük küçük farkındalıklarla, ilmek ilmek örülmüş bir kendi ruhunu keşfetme, kendinle tanışma, kendi aydınlığını yaratma hikayesidir. Kendi sorumluluğunu alarak kendi yolunu çizme hikayesidir. İnsan hayatının yalnız fiziksel bedenden ve sahip olunan maddi varlıklardan ibaret olmadığını, kendi içsel bilgeliği ile bağlantı kurarak ruhsal gücünü ortaya çıkarmanın, bir insanın bütünlüğü, huzuru ve mutluluğu için kaçınılmaz olduğunu idrak etme hikayesidir.



Ben de birçok insan gibi, hayatımın önemli bir bölümünü, toplumun empoze ettiği değerlerin peşinde koşturarak, kendimi kendime ve başkalarına ispat etmeye çalışarak, bir yarıştan diğerine savrularak, kendimle ve hayatla yoğun bir mücadele halinde yaşadım. Savruldukça uçuşan parçalarımın peşinden koştum. Bazen yakaladım, bazen yakalayamadım. Bazen yakalasam da bir şeye benzetemedim, parçayı koyacak yer bulamadım. Çoğu zaman en önemli parçalarım eksik, kendimden kopuk, ne istediğimi bilmeden, bilmediğimi kendime dahi itiraf edemeden geçirdim yıllarımı. Her düştüğümde kalktım, canım acısa da yürümeye devam ettim. 

Bir gün yine düştüm! Ve kalkamadım. Bedenimin sağ tarafındaki tüm eklemlerde sebepsiz ortaya çıkan kaymalar, otururken bile acılar içinde kalmama sebep oluyordu, ne yürüyebiliyor, ne uyuyabiliyor, ne çalışabiliyordum. Arka arkaya gelen darbelerle, bir yıl içinde, evden çıkamaz, çalışamaz, evde kendi işimi bile göremez hale gelmiş, bir nevi felç olmuştum! Hayat tüm ağırlığıyla oturmuştu üzerime. Kalk! diye bağırdım, kalk artık üzerimden! Ve dedim ki ‘’Hayat bu olmamalı! Bu kadar mücadeleye gerek kalmadan su gibi akmalı! Bir yerde yanlış yapıyorum!’’.  

Bu tam bir kırılma noktasıydı benim için. Karanlık bir kuyunun dibindeydim ve artık bir karar vermem gerekiyordu. Ya ilelebet orada kalacak, ya da aydınlığa çıkacaktım! Çıkmak istiyordum, ama nasıl? Neydi beni hasta eden? Nelerden vazgeçmeliydim? Gerçekte yapmak istediklerim nelerdi? Neden yapamıyordum? Tüm bunları düşünmek zorunda kaldığım ve evden çıkamadığım, kısacası hiçbir yere KAÇAMADIĞIM iki sene geçirdim. Bu süreçte, başkalarından bir şey beklemeden, kendi ışığımı bulmam ve onunla yürümem gerektiğini öğrendim!

Ben, bu dünyada kendisi olmaya çalışan bir hayat yolcusu olarak, yolumda yürürken güçlü bir rehberlik aldığımı hissediyorum ve hiçbir zaman yalnız olmadığımı çok iyi biliyorum. Arada bir bilmediğim yollarda kaybolduğum oluyor evet, ama şikayetçi değilim. O yollarda da öğrenmem gerekenler var çünkü. Biliyorum ki çıkmaya niyet ettiğimde ve de hazır olduğumda tekrar anayola çıkacağım.  

Emin olun, siz de kendi ruhunuzla tanışmaya karar verdiğinizde, aslında hep yanınızda olan rehberleri görmeye, duymaya, hissetmeye başlayacaksınız

Nasıl mı? Etrafımızda bize bizi anlatan, mesaj veren, yol gösteren o kadar çok şey var ki! Yeter ki onları fark etmeyi isteyelim. Yeter ki, istediğimiz hayatı yaşayabilmek için, sadece ve sadece kendimize ihtiyacımız olduğunu, kendimizi ve yaşadıklarımızı anladığımız ve anlamlandırdığımız oranda ilerlediğimizi görebilelim. 

Kitapta yer alan tüm hikayeler ve anekdotlar, her ne kadar bazıları paranormal ya da hayal ürünü gibi görünse de, kendi hayatımdan kesitler olup, tamamıyla gerçektir. 

Kim bilir, belki sizler de okuduklarınızdan alacağınız ilhamla kendi keşif yolculuğunuza çıkar, kendi ruhunuzla bütünleşmek, kendi uyanışınızı gerçekleştirmek, hayatı kendiniz için daha anlamlı ve yaşanır kılmak adına yeni bir adım atarsınız. 

Aşağıda, kitabın ücretsiz PDF kopyasını bulabilirsiniz :


Tijen ÖZER (17 Nisan 2020, İstanbul)


Devamını Okuyun  

Birkaç dakika içinde hiç tanımadığımız, gerçek olup olmadığını bile bilmediğimiz kişilerle arkadaş ya da düşman oluyor, örgütleniyor, doğruluğundan emin olmadığımız onlarca bilgiyi yüzlerce insana yayıyor, toplumları ayağa kaldırıyor, tarihi yeniden yazıyor, dünyayı kurtarıyoruz. Don Kişot misali çarpışıyoruz yel değirmenleriyle, kendimizi önemli ve değerli hissetmek adına. Sosyal medyanın birkaç cümlelik kotaları yetmiyor derdimizi anlatmaya; sınırları genişletmenin yolları arıyor, ardışık numaralı ‘’flood’’lardan medet umuyor, bir fotoğraf ahvalimizi yeterince anlatamazmış gibi altına da onlarca kelimelik açıklamalar yazıyoruz. Uzun lafın kısası, her zamankinden daha çok konuşuyoruz! Ama hala anlaşamıyoruz! E hani insanlar konuşa konuşa anlaşırdı?

Devamını Okuyun  

Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Belki yarın bulursunuz, belki de dün. O da bugün bulacağınız kişi ile aynı değil. Anlatabiliyor muyum? Yani, şu ana dair bir yanıtsa aradığınız, nafile bir bekleyiş olduğunu söylemek zorundayım. Gerçi siz de yarın şu andaki siz olmayacaksınız. Bu yüzden beklentiniz değişebilir, ya da tamamen kaybolabilir. Hayat bu!

Devamını Okuyun  

Giderek otomatikleşiyor hayatlarımız. Artık sadece rutinleri devam ettirmekle kalmıyor, mümkünse hiç düşünmeyelim diye akıllı telefonlara, uygulamalara teslim ediyoruz kendimizi. Teknoloji bizim için adımlarımızı saysın, su içmeyi hatırlatsın, gideceğimiz yere götürsün, hangi restoranda yiyeceğimizi söylesin istiyoruz. Korkuyoruz ara sokaklarda kaybolmaktan, yeni keşifler yapmaktan, başka hayatlar olduğunu görmekten ve kendimizle yüzleşmekten. Hepimiz aynı olduğumuzda ve aynı davrandığımızda dünya çok sıkıcı olmuyor mu sizce de?

Devamını Okuyun  

Katrana dönmüş zihinlerimiz ve yüreklerimiz, sonunda ormana da bulaştırdı karasını. Maddi zenginliklere olan açlığımız, tükenmek bilmeyen hırslarımız, ‘ben kendi işime bakarım, gerisi beni ilgilendirmez’ anlayışı yok etti yaşam alanlarımızı, nefes kaynaklarımızı. Yalnız yangınlar mı? Uzun süre önce başladı kabus. Virüsler, seller, heyelanlar, kasırgalar, müsilajlar sardı dört yanımızı. Dünyamız nefes alamıyor, boğuluyor, çığlık atıyor. Biz görmekte, algılamakta zorlanıyoruz. Parası olunca daha iyi (!) yaşayacağına inananlar, ‘Ormanlar yok olsa da olur, denizler, göller, nehirler kurusa da olur, hayvanlar ölse de olur, ben kendime yaşayacak bir yer bulurum nasılsa’ mı diyorlar? Bilmiyorum...

Devamını Okuyun  

Uyanış ya da aydınlanma dediğimiz şey, tek bir anda gerçekleşen bir durum değil. Zira kendini aşma, egonun, düşüncenin, bedenin üzerine çıkma durumu, küçük küçük farkındalıklarla, adım adım gerçekleşen bir durum. Birer birer atmamız gerekiyor üzerimizdeki örtüleri. Her şeyden önemlisi, uyanmak için, öncelikle uyuduğumuzu kabul etmek gerekiyor.

Devamını Okuyun  

Hiçbirimiz çocukken, büyüdüğümüzde işten eve, evden işe gidip geldiğimiz, çocukların okulu, ödenecek faturalar, ilişki sorunları üzerine kafa yorduğumuz, akşamları oturup dizi izlediğimiz bir hayat yaşamayı hayal etmiyoruz. Peki ne oluyor da hayaller suya düşüyor? Ne oluyor da biz bu hayatlara mahkum oluyoruz?

Devamını Okuyun  

Çok hızlı bir devinim içindeyiz ve dönüşüyoruz hep birlikte. Dünya değişiyor, alışkanlıklarımız değişiyor, bakış açımız, önceliklerimiz, hatta değerlerimiz değişiyor. Hayat, her zaman alıştığımız ritmin dışında ve farklı bir yöne doğru akıyor. Bu akış, bizi de çekiştiriyor her yanımızdan, dolayısıyla ‘’ben bu akışa uyum sağlamak istemiyorum, kime bana dokunmasın’’ deme lüksümüz pek yok gibi görünüyor. Peki nasıl akışta kalacağız, nasıl dünyanın ritminden kopmadan uyum sağlayacağız? Nedir akışta olmak? Bir çok kişinin anladığı anlamda teslim olmak ve bırakmak mıdır? Ne gelirse olduğu gibi kabul etmek midir? Akışta kalarak nereye ulaşabiliriz? Akışta kalmak için ne yapmak gerekir?

Devamını Okuyun  

‘’Annenin doyuramadığını dünya doyuramaz’’ demişler. Annenin de, babanın da rolü çok önemli insan hayatında. Anne tarafından yeterli sevgiyi alamayan çocuk, hayatını sevgi arayışıyla geçiriyor örneğin. Yaptığı her şeyi daha çok sevilmek için yapıyor. Uçlarda yaşayan, kendini topluma kabul ettirebilmek için kendini hırpalayan insanlara bir bakın. Yardım derneklerine bağış yapmak için yarışanlara…Sokak hayvanları için çırpınırken kendisi için güvenli bir yaşam alanı yaratamayanlara…Hepsinin bir amacı var, hepsinin bir yarası var aslında…

Devamını Okuyun  

Bak…Gör…Sorgula…Uygula…Benimsediklerini al hayatına, benimseyemediklerini gönder gitsin sonsuzluğa…Sana ait olan kendini kabul ettirecektir önünde sonunda. Sana ait olmayanı ise, ne yapsan tutamazsın hayatında. Terk edip gider seni bir gün, bir yerde. Bırak gitsin; gidenin ardından bakma. Hep gelecek olana bak. Kendine inan, hayata inan…Bu yol senin yolun ve sen nereye istersen oraya götürecek seni, korkma…Yaşa!

Devamını Okuyun  

''Güç…Tapınılan…Hatta uğruna ölünen... Neden bu kadar güç sahibi olmak peşindeyiz? Neden güçlü olmak herşeyin ötesinde önem taşıyor bizim için? Gerçekte çok güçsüz olduğumuz için olabilir mi? Acaba korkularımız mıdır bizi bu kadar güçsüz kılan? Hem bu kadar güçlü olmak isteyen, hem de zihninde yarattığı korkularla kendini alabildiğine acizleştiren başka bir canlı var mıdır?''

Devamını Okuyun  

Hayat yolunda rotamızı belirleyen en önemli etmendir beklenti. Daha küçük yaşlarda bilinçaltımıza kazınan beklentiler, bizi insan olma ve kendi gerçekliğimizi yaşama hedefinden saptırarak, sadece ve sadece toplumun beklentilerini karşılama çabalarının içine iter. Bu sistem, nesiller boyu kusursuz işlemiştir, devlet düzeninin en önemli kontrol aracı olarak.

Devamını Okuyun  

Geçtiğimiz senelerde, ABD’de, henüz yirmi yaşındaki bir genç, önce annesini evinde öldürdü, sonra da baskın yaptığı bir okulda, yaşları beş ile on arasında değişen çocukları katletti. Ve sonunda kendine sıktı kurşunu, ardında kendisiyle birlikte yirmisekiz ölü bırakarak! Tüm dünya bu gence lanetler yağdırdı, belki annesine de. Olayın sosyolojik boyutları açısından, öncelikle ABD’de, yani medeniyetin, gelişmişliğin beşiği olan ve süper güç olarak kabul edilen bir ülkede gerçekleşmiş olması, sonra da bu gencin, maddi durumunun ortalamanın üzerinde olması ve gayet iyi bir yaşam sürdürmüş olması düşündürücü...

Devamını Okuyun  

Sosyal medya hesapları için: https://linktr.ee/tijenozer