
“Düşüncelerini her zaman harekete ve faaliyete dönüştürebilenler birer dahidirler. Ama gerçekten büyük bir deha, bu faaliyeti sürekli bir şekilde gerçekleştirmekten çekinir, çünkü bu takdirde Tanrı’ya çok fazla benzeyecektir.” BALZAC
Gerçekten de, Balzac tüm romanlarını bitirebilseydi, tutkulardan ve olaylardan oluşmuş çemberi kapama imkanını bulabilseydi, eseri, kavranılmaz olanın sınırlarına ulaşırdı; Balzac’tan sonra gelecek, ama ona erişmenin imkansız olduğunu görerek cesaretini yitirecek olan herkesi ürkütecek korkunç bir görünüm kazanırdı; oysa bu haliyle –başı ve kolları olmayan eşsiz bir gövde heykeli gibi- son derece şiddetli bir uyarım rolünü oynamakta ve yaratıcı bir iradenin, ‘erişilemeyen’e doğru uzanan yolu üzerinde karşılaşabileceği en büyük örnek olarak görünmektedir.” Stefan ZWEIG
Balzac, ‘’Otuzunda Kadın’’ adlı eserinde, bir kadının, çoğu kez birbiriyle çelişen fiziksel ve ruhsal dünyasını, tıpkı güzelliğiyle ve enginliğiyle insanı büyüleyip içine çeken, aynı zamanda içinde barındırdığı tehlikelerle binbir maceranın ortasına atan bakir bir ormanı resmedercesine resmediyor. Müthiş betimlemelerle bu gizlere ışık tutarken, okurun da tanıklığını yanına alarak bu maceranın tadını çıkarıyor.
İnsan, Balzac’ı okurken, cümlelerin yanından öylece geçip gidemiyor. Her cümleyi iyice özümsemeden ilerlemek, güzel bir yemeğin yanından, tadına bakmadan geçip gitmek gibi geliyor.
Tiyatro rejisörlerinin, provalar esnasında oyunculara sık sık söylediği bir söz vardır: ‘’Keyfini çıkar!’’. Bir tiyatro sahnesi, gereğinden daha tempolu oynandığında seyirciyi içine almaz, gereğinden yavaş oynandığında ise seyirciyi sıkar ve oyundan koparır. Bu yüzden, uygun tempoyu yakalamak, bir oyunun başarısı için en önemli unsurdur. Balzac da, yazının keyfini çıkaran bir yazar. Okuru, bütün dikkatini vererek okumaya zorlarken, insanın ruh dünyasında öyle baş döndürücü bir keşfe çıkarıyor ki, kopup gitmesine imkan vermiyor.
Her cümleyi diğerlerinden bağımsız olarak bu kadar işlemesi, Balzac’ın kendini yazının içinde eritmesini sağlayan dehasının bir kanıtı bana göre.
Stefan Zweig, ‘’Üç Büyük Usta’’ adlı biyografik eserinde Balzac için, “Sanatkar denilemeyecek kadar dahidir demek mümkündür” diyor ve ekliyor: “Balzac, romanlarını hiçbir zaman değişmez, katı bir plana göre düzenlememiştir; bir tutku içerisinde kaybolup gitmektedir; gelişmiş bir bedenin çıplaklığını veya üzerindeki elbiselerini yoklar gibi, kelimelerin ve tasvirlerin içerisine gömülmektedir.”
Zweig, Balzac’ın tutkulu kişiliğini ilginç bir örnekle açıklıyor: “Olağanüstü bir iradeye sahip olan Balzac, kendisinin olmayan şeyleri kendi malı haline getirebiliyordu. Gençliğinde, çatı arasında, kuru ekmekten ibaret olan fukara yemeğini yerken, masanın üzerine tabak yerine bir takım daireler çizdiği ve bu dairelerin ortasına, en güzel, en seçme yemeklerin adlarını yazdığı söylenir; böylece, kendi kendini telkin yolu ile, kuru ekmeğinde, o bulunmayan yemeklerin tadını hissetmek istemiş ve gerçekten de hissetmiştir. Aynı şekilde, kitaplarının iksirinde de hiç şüphesiz hayatın bütün zevklerini tatmış ve kendi yoksulluğunu, kahramanlarının zenginliği ve tantanalı hayatı ile unutmaya ve avutmaya çalışmıştır.”
Bu açıdan bakınca, gerçek hayatta bir türlü erişemediği servete, yarattığı kahramanlar ve onlara yaşattıkları yoluyla ulaşan bu adama şapka çıkarmamak mümkün mü? Zaten hangisinin gerçek, hangisinin hayal olduğunu nasıl bilebiliriz ki?
Eserde, yazarın üstün gözlem, sezgi ve empati gücü de dikkat çekiyor. Bir kadının her yaşındaki duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını kavrayabilmesi, bunu en çarpıcı sözcüklerle dile getirebilmesi, aslında yazarken o duyguya girdiğini ve yazdığı karakterle müthiş bir empati kurduğunu gösteriyor. Aynı zamanda bir erkeğin, bir çocuğun, bir yaşlının ya da bir papazın gözünden olayları değerlendirebilmesi, gözlem ve sezgi yeteneği sayesinde topladığı malzeme bakımından derinliğine araştırılması gereken eşsiz bir hazine olarak karşımıza çıkıyor.
Balzac, tüm eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de tutkuyu baş köşeye yerleştirerek, kendisini yiyip bitiren hırsını kaleminin ucundan kağıda, oradan da damarlarımıza akıtıyor. Yazarın o, sıradan heyecanlarla yetinmeyen, tutkularının peşinden ölüme kadar giden kahramanları, bu eserinde de sahneyi bırakmıyor. Gerek Victor’un yükselişinde, gerek Julie’nin acıları göğüsleyiş biçiminde, gerek annesinin soğuk sevgisinin öcünü, fırtınalı yaşamı ve erken ölümüyle alan Helene’nin benliğinde doyasıya tadıyoruz bu tutkuyu.
"Kadınların yaşayımındaki başlıca, en kesin ileri adım bir kadının en önemsiz saydığı adımdır. Evlendi mi, artık kendisi olmaktan çıkar; evinin hem sultanıdır, hem kölesi. Kadınların kutsallığı şu yeryüzünde görevleriyle, özgürlükleriyle bağdaşamaz. Kadınlara özgürlük tanımak onların ahlakını bozmak demektir.”
Balzac mı zamanının çok ilerisindeydi, yoksa biz mi çok gerideyiz?
Romanın giriş bölümünde, genç Julie’yi nasıl bir hayatın beklediğine dair ipucunu, yaşlı babasının ağzından şöyle veriyor Balzac:
"Julie’ciğim, sen daha çok küçüksün, güçsüzsün, incesin, evliliğin üzüntülerine, hayhuyuna dayanamazsın. Victor’u anası babası pek şımartmıştır; annenin, benim seni şımarttığımız gibi. İkinizin de çok değişik istekleri olacak; ikiniz de dediğim dedik diyeceksiniz. Bunlar birbiriyle nasıl bağdaşır, bu durumda nasıl anlaşabilirsiniz? Ya kurban olacaksın, ya sopayı eline alacaksın. Bunların ikisi de bir kadının hayatına türlü felaket getirir. Yalnız yumuşaksındır, alçak gönüllüsündür sen; ilk önce sen boyun eğersin…Sonra, ince, duygulu bir kızsındır; senin bu huyunu yanlış anlayacaktır; o zaman da…”
Ve, aldatıldığı için acı çeken, ancak mağlup olmak da istemeyen genç kadının duyguları, şöyle dökülüyor Balzac’ın kaleminden:
“…Sonunda kararını verdi: Öteki kadınla savaşacak, yeniden kalabalık arasında görünecek, orada parlayacaktı; kocasına karşı artık duymadığı sevgiyi duyuyormuş gibi yapacak, onun başını döndürmeye çalışacaktı; sonra, düzenbazlıklarla onu elinin altına aldı mı, ona karşı, kendilerini sevenlere acı çektirmekten zevk alan fingirdek yosmalar gibi davranacaktı. Bu çirkin tutum, dertlerinin tek devasıydı. Böylece acılarının dizginini kendi eline almış olacak, onları istediği gibi yönetecekti; kocasını buyruğu altına alarak, korkunç bir sıkı altında ona boyun eğdirerek, kendisine acı çektiren olayları azaltacaktı. Onu güç bir yaşayışa zorlamaktan dolayı yüreği sızlamayacaktı artık.”
Kadının gizli iktidar mücadelesini, öfkenin ve yok sayılmanın tetiklediği gücünü ve acıya dayanıklılığını ne de güzel anlatıyor.
Erkek dünyasını da sahipsiz bırakmıyor Balzac. İşte Julie’nin aşık olarak evlendiği adamın sözleri:
“Güzel bir kadın alırsın, çirkinleşir; ateşli bir kadın sanırsın, soğuk çıkar; ya da görünüşte soğuktur da gerçekte öyle ateşlidir ki seni ya öldürür, ya şerefine leke sürer. Kimi vakit, dünyanın en tatlı yaratığı huysuzun biri olur; ama, huysuz kadınların tatlılaştıkları hiç görülmemiştir. Kimi vakit, ahmak, pısırık bir kız alırsın, demir gibi direnen, şeytan gibi düşünen biri olur dikilir karşına. Bıktım usandım evlilikten!”
Doğa ve aşk hiç birbirinden ayrılır mı? Balzac’ın kaleminde en zarif şekilde buluşuyorlar yeniden:
“Yan yana oturmuşlar, hiç konuşmuyorlardı; gökyüzünün en güzel görünüşlerinden birini seyre dalmışlardı; güneşin, son ışınlarının altın sarısı, ateş kızılı incecik renklerini üzerine serptiği o arı göklerden biri. Günün bu saatinde, ışığın ağır ağır sönükleşmesi tatlı duyguları uyandırır gibidir. Tutkularımız gevşek gevşek titreşirler; biz de, durgunluğun ortasında, birtakım bilinmez yürek kabarmalarının tadını alırız.”
“Akşamın şatafatı iç dökmeler için bir işarettir; bu iş için insanı yüreklendirir de. Susmak konuşmaktan daha da tehlikeli olur; çünkü göklerin sonsuzluğundaki bütün güçlülüğü gözlere toplar; gökler gözlerde yansır. Konuşunca da, en ufak bir sözcük dayanılmaz bir güçlülük kazanır. O sırada, seste ışık, bakışta ateş kızıllığı yok mudur? Gökler içimizde değil midir, ya da biz göklerdeymişiz gibi gelmez mi?”
Bir anlatım ustası olan Balzac’ı okumak bir keyif. Evet, günümüzde bu derece detaylı, ağdalı anlatımlar geçerliliğini yitirdi belki de. Ne vaktimiz, ne de sabrımız var artık böyle yazmaya ve okumaya. Tıpkı, ‘fast-food’ denen yiyeceklerin geleneksel mutfağımızın yerini aldığı gibi.
Ama hangimiz, annelerimizin o şenlikli sofralarını özlemiyoruz ki?
Tijen Özer