07 Jan
07Jan

Genç bir adam. Dükkanının önüne bir sandalye atmış, oturuyor. Elinde yeni bir sigara paketi. Yavaşça yerinden kalkıyor, sokağın ortasına doğru yürüyor. Duruyor ve elindeki sigara paketini açıyor. Önce kopardığı jelatini, sonra paketin yırttığı kısmını sokağa fırlatıyor. Elinde ağzı açılmış paketle sandalyesine geri dönüyor. Attığı çöpler, sokağın ortasında öylece duruyor. 

Bu genç adam çöpünü sokağa atarken ne düşünmüştür? Birazdan içeceği sigaranın izmaritini de mi sokağa atacaktır? Evet, büyük ihtimalle onu da, oturduğu sandalyenin dibine atıp ayağıyla söndürecek ve bir daha dönüp bakmayacaktır.   

“E arkadaşım oldu mu şimdi? Niye atıyorsun çöpünü sokağa, hem de kendi kapının önüne?” diye soruyorum. Soran gözlerle bakıyor. “Evinde de yere mi atıyorsun çöpü?” diyorum, “Hayır” diyor sakince. “Peki burası da evin değil mi?” diyorum sakinliğinden cesaret alarak. Yanında oturan orta yaşlı bir kadın “Belediyenin işi ne, toplasın” diyor kayıtsızca. Daha yaşlı bir diğer kadın atılıyor, ortamın gerginleşmesini önlemeye çalışarak “Rüzgar alır götürür, merak etme.” 

Merak etme! 

Peki, etmem. Yalnız merak ettiğim başka bir konu var. 

“Rüzgar alıp nereye götürecek?” diye soruyorum. Cevap yok. Orasını düşünmemiş. Buradan alıp götürsün de, ister birinin balkonuna savursun, isterse denize uçursun. Önemi yok onun için. Birazdan rüzgar götürecek ve o çöpü bir daha görmeyecek. Önemli olan sadece bu.   

Bir zabıta görevlisi. Görevi, çevreyi kirletenleri uyarmak, gerekirse ceza yazmak. Elinde sigarası, parkın ortasında, biriyle sohbet ediyor. Keyifli bir sohbete benziyor, kahkahalar sigarasının dumanıyla birlikte havaya yayılıyor. Birazdan sigarası bitiyor, izmaritini hiç düşünmeden beton zemine atıp ayağıyla üstüne basıyor. “Neden izmaritinizi yere attınız?” diye soruyorum. Öylece bakıyor. Verecek cevabı yok, çünkü kendisinin, izmariti yere atana ceza kesmesi gereken kişi olduğunu biliyor. 

Bu kişiler ahlaksız mı? Hayır, değil. En azından, tek bir davranışa bakarak böyle bir genelleme yapamayız. Peki kötü niyetli insanlar mı? Sanmam. Doğayı ve geleceğini yok etmek maksatlı hareket edenler var elbette ama bu kişiler onlardanmış gibi görünmüyor. Büyük olasılıkla, bilgisiz ve farkındalıksız olmak dışında bir kötü niyetleri yok. 

Peki bu durumda, bu insanlara kızmak, kötü davranmak, şikayet etmek ya da arkalarından konuşmak sorunu çözüyor mu? Hayır. Bu olumsuz tutumun, durumun farkında olanları daha da sinirlendirmek, farkında olmayanları ise ezilmiş ve aşağılanmış hissettirmek, nihayetinde insanları birbirine düşman etmek dışında bir şey ürettiği söylenemez. Zira uyaran her zaman nazik olamıyor, uyarılan da ilk tepki olarak savunmaya ve bazen de karşı saldırıya geçiyor. Hatta şikayet edilip ceza ödemek zorunda kalan bir kişinin daha da hırslanıp, sonradan daha kötüsünü yapma potansiyeli de var.   

Bir belediye yetkilisi. Belki zabıta müdürü, belki meclis üyesi, ya da bizzat başkanın ta kendisi. Çöpleri şikayet edenlere “Uyarıyoruz ama yine yapıyorlar”, “Söz geçiremiyoruz, ceza yazamıyoruz, yazsak da ödemiyorlar” diyor. Tıpkı çocuğuna söz geçiremeyen bir ebeveynin yakarışı gibi! 

Tıkanıyorum. Çözümsüzlüğün tam ortasındayım. Sorunu çözecek kişiler bile şikayet ediyorsa, nasıl çözülecek bu sorunlar? 

Yere çöp atmanın, basit bir ahlak meselesi olmak dışında ciddi bir sistem meselesi olduğunu anlamadan bu konunun çözümü zor. 

Hadi ebeveyn örneğinden devam edelim. 

Bir ebeveynin, çocuğuna söz geçirebilmesi nasıl mümkün olur? Emir vererek, ceza keserek mi? Elbette hayır. Çocuğun cezayla, tehditle eğitilme dönemini çoktan geride bıraktık. Hayvanlar da cezayla değil, ödülle eğitiliyor artık. Çocuğuna kulak veren, onunla iletişim kuran, beklentilerini anlayan, iyi davranışlarını takdir eden ve ortak bir noktada buluşmak için çaba gösteren ebeveyn sağlıklı bir yola girebiliyor. Sorunlar görünür olduğunda ve karşılıklı konuşulabildiğinde çözümler ortaya çıkıyor. Çünkü o zaman kalpler yumuşuyor ve sevgi dili konuşmaya başlıyor.   

Peki devlet-vatandaş ilişkisi içerisinde sevgi dili neden yer bulamıyor? Çok mu zor gerçekten birbirimizi dinlemek? Ebeveyn-çocuk ilişkisinde beklenen, yetişkin olarak ebeveynin sorumluluk alması ve çözüm için adım atması iken, devlet neden vatandaştan fersah fersah ötede duruyor?   

Kendinden başkasını umursamamak, yaşadığı yere saygı duymamak, doğayı hunharca yok etmek, pasif-agresif bir harekettir ve özünde öfke vardır. Bu belki de kişinin kendisine, ailesine ya da beklentilerini karşılamadığı için sisteme karşı duyduğu öfkedir. Bu davranışlar, bu yüzden daha çok sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı kişilerde ve bölgelerde karşımıza çıkıyor. Çünkü burada mesele yalnızca çöp değil; görünmezlik, değersizlik hissi ve sisteme duyulan öfke. “Belediyenin işi ne, toplasın” cümlesi çoğu zaman tembellikten ya da salt eğitimsizlikten kaynaklanmıyor. Bu, yıllardır karşılık bulmayan bir beklentinin ifadesi. “Sistem bizim için hiçbir şey yapmıyorken, biz neden onun için bir şey yapalım?” duygusunun bir tezahürü. Ses çıkarmaya gücü ve cesareti olmayan vatandaş için, kendisini görmeyen sisteme görünür olmanın sessiz ve görece zararsız bir yolu. 

Kamusal alan, kendini dışlanmış hisseden insanlar için, sahip çıkılacak bir yer olmaktan çıkıyor. Böylece sokak, meydan, park, sahil, kimsenin evi değilmiş gibi davranılan alanlara dönüşüyor. 

O halde, sürekli birbirimizi suçlamak mıdır çözüm, yoksa bir araya gelip sorunlarımızı konuşarak, yanlışları görünür kılarak, temiz bir çevre, temiz bir dünyadan hepimizin fayda sağlayacağını fark ederek ve ettirerek sorumluluk almak mı? 

Yere çöp atana ceza kesmek bir işe yaramıyorsa, belki de artık atmayanı ödüllendirme vakti gelmiştir. Hatta belki de yapılması gereken, daha da ileri gidip, basit bir ödül-ceza mekanizması kurmak yerine, sisteme karşı gelen insanları dinlemek, neden ve kime karşı bu kadar öfkeli olduklarını anlamak ve öfkelerini doğru yere yönlendirerek çözümün bir parçası olmalarına fırsat vermektir, çünkü her alanda hakkını alabilen ve onurlu bir yaşam sürebilen kişi, onu korumak için elinden geleni yapar. Sizce de öyle değil mi?  

Dünyamız bizim yuvamız. O yüzden çok değerli. Eğer ona hak ettiği değeri vermiyorsak, kendimize de gereken değeri vermiyoruz, haklarımızı yeterince talep etmiyoruz demektir. 

Ülkemizde insanlar şikâyet etmeyi iyi biliyor, ama hak aramayı çoğu zaman anlamsız buluyor. Çünkü arasa da bir sonuç alamayacağına inanıyor. Oysa tam da bu inanç, yalnızca umudu değil, sorumluluk duygusunu da aşındırdığı için, sistemin hiç değişmeden, olduğu gibi devam etmesine neden oluyor. 

Kendini değersiz hisseden insan, yaşadığı yeri de değersizleştiriyor. Bu durumda sistem de insanı ve sokağı umursamak yerine, kendi varlığını sürdürmeye odaklı çalışıyor; cılız şikayetlere kulaklarını tıkayıp, uzun ömürlü ve hayat kalitesini arttıran çözümler yerine günübirlik, algıyı pekiştiren, ilk seçimde oy getirecek çözümlere yöneliyor. Sokağı umarsızca kirletenle, hakkı yendiği ve sesini duyuramadığı için susan arasındaki bağ da tam olarak burada kuruluyor. 

Daha temiz bir çevre istiyorsak, önce kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz bu ülkede sadece yaşayanlar mıyız, yoksa buraya gerçekten ait miyiz? 

Ve sonra, hak ettiğimiz değeri başkalarından ya da sistemden beklemek yerine, onu birlikte nasıl yaratabileceğimizi düşünmemiz ve zaman kaybetmeden harekete geçmemiz gerekiyor. Ne kadar zaman alırsa alsın, ne kadar yorucu olursa olsun bunu yapmaya değer; çünkü bu yolun sonunda bizi, hem dışarıdaki hem de içerideki çöplerden arınmış, daha temiz, daha adil ve daha huzurlu bir hayat bekliyor.   

Tijen Özer     

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.